Geçtiğimiz sömestir tatilinde Londra’nın fütüristik fuar koridorlarında başlayan ve ara tatilde Edinburgh’un Orta Çağ ruhuyla harmanlanan sokaklarına uzanan bir rotayı geride bıraktım. Bir eğitimci ve araştırmacı gözüyle, her iki şehrin de kendi bağlamında “öğrenme” kavramını nasıl yeniden tanımladığına tanık olmak, Toplumsal Araştırmalar Merkezi için kaleme aldığım bu yazının da temel ilham kaynağı oldu. Bir yanda algoritmalarla şekillenen dijital sınıflar, diğer yanda asırlık taş binaların içine gizlenmiş veri bilimi merkezleri…
Londra BETT Show 2026: “Öğretmen Asistanı” Olarak Yapay Zekânın Yükselişi
Eğitim teknolojileri dünyasının kalbi sayılan BETT UK 2026 için Excel London’a adım attığımda, bu yılki “Sınır Tanımayan Öğrenme” (Learning Without Limits) temasının hakkının tam anlamıyla verildiğini hissettim. Geçtiğimiz yıllarda daha çok “deneysel bir oyuncak” olarak köşede duran yapay zeka, bu yıl itibarıyla bürokratik yükleri omuzlayan, kişiselleştirilmiş öğrenmeyi tabana yayan gerçek bir “Öğretmen Asistanı” (Co-pilot) kimliğine bürünmüş.

Fuarın en iddialı oyuncularından biri şüphesiz Google’dı. Google, öğretmenlerin her gün boğuştuğu “veri ve doküman yığınını” anlamlı ve görsel bir formata dönüştürmeye odaklanmış. Özellikle NotebookLM teknolojisi, sadece yüklenen belgeleri özetleyen pasif bir araç olmaktan çıkıp, anında ders infografikleri, yapılandırılmış veri tabloları ve PDF sunum slaytları üreten aktif bir asistana evrilmiş. Hatta “Derin Araştırma” (Deep Research) yeteneğiyle sadece sizin verdiğiniz dosyalarla yetinmeyip web üzerindeki güvenilir kaynakları da tarayarak geniş çaplı raporlar sunabiliyor. Görsel tarafta tanıtılan yeni Nano Banana Pro modeli, öğretmenlerin tahtadaki hızlı karalamalarını anında profesyonel diyagramlara çevirebiliyor. En çok hoşuma giden detaylardan biri de uzun okuma metinlerinin hareket halindeyken bile öğrenmeyi destekleyen iki kişilik “podcast tarzı sesli derslere” dönüştürülebilmesiydi. Ayrıca okul yöneticilerinin kodlama bilmeden kendi Yapay Zeka Ajanlarını (AI Agents) yaratabilmesi, okul yönetiminde yeni bir dönemin habercisi.

Microsoft cephesine geçtiğimde ise vizyonun “kullanıcı” yaratmaktan “geliştirici” yaratmaya doğru kaydığını gördüm. “Enthusiast to expert: Build AI agents in Microsoft 365 Copilot Chat” oturumunda da vurgulandığı üzere, öğretmenler artık genel geçer asistanlar yerine kendi branşlarına özel, belirli müfredatları analiz eden yapay zeka ajanları kurgulayabiliyorlar. Microsoft’un Minecraft’ı sadece bir oyunlaştırma aracı olmaktan çıkarıp, yapay zeka okuryazarlığını sertifikalandıran (AI Foundations) ve penguenlerden güvercinlere çevre bilimi ile e-spor ekosistemlerini içine alan tam teşekküllü bir akademik platforma dönüştürmesi de fuarın en akılda kalıcı stratejilerinden biriydi. Ayrıca Teach Module sayesinde öğretmenler tek bir standart metni, farklı öğrenme ihtiyaçları olan öğrenciler için anında modifiye edebiliyor.
Tasarım dünyasının sevilen aracı Canva ise sadece afiş hazırlanan bir yer olmanın çok ötesine geçtiğini kanıtlama niyetindeydi. Bütçe sunumlarından veli bültenlerine kadar bütün bir eğitim operasyonunu yöneten bir “okul işletim sistemi” olma yolunda hızla ilerliyor. Affinity entegrasyonunu öğretmen ve öğrencilere tamamen ücretsiz sunmaları stantlarındaki ilgiyi oldukça artırmıştı.

Fiziksel donanımlar da ekrandan çıkıp “Cisimleşmiş Yapay Zeka” (Embodied AI) konseptiyle ete kemiğe bürünmüş durumda. Booster Robotics’in dört ayaklı robotları, öğrencilerin yazdığı kodların gerçek dünyada nasıl denge ve hareket bulduğunu gösterirken Vernier Science Education’ın veri merkezlerinden çıkan atık ısıyla sera ısıtan “Green AI” modeli, ekoloji ve veri bilimini harika bir şekilde birleştiriyordu. Bu devler arenasında MEB YEĞİTEK öncülüğünde katılan Türk girişimlerini görmek de çok keyifliydi.
Fernus’un açık uçlu soru değerlendirmesine getirdiği AI çözümü, Amazo XR’ın dijital miras çalışmaları ve Camgaroo’nun hareketsiz ekran süresine karşı geliştirdiği hareket algılamalı matematik modeli sektörel boşlukları çok doğru yerlerden dolduruyordu.
Tüm bu büyüleyici teknoloji yağmuru içinde fuarda eksikliğini hissettiğim yegane şey ise üretilen bu içeriklerin doğrulanmasına yönelik “Yapay Zeka Okuryazarlığı ve Akademik Dürüstlük” (Anti-AI) araçlarının henüz yeterli ağırlıkta temsil edilmemesiydi.
Edinburgh: Tarihin İçinde Bir Deneyimsel Öğrenme Laboratuvarı
BETT’in ardından İskoçya’nın puslu ve tarihi başkenti Edinburgh’a geçtiğimde, sokağın dokusu değişse de öğrenme tutkusunun şekil değiştirerek devam ettiğini gördüm. Edinburgh adeta geçmişte dondurulmuş bir Orta Çağ masalı gibi görünse de binaların taş duvarları ardında devasa bir öğrenme laboratuvarı işliyor.

Şehirde beni en çok etkileyen yerlerden biri Edinburgh Üniversitesine bağlı Futures Institute oldu. Tarihi bir binanın o asırlık ruhunu zedelemeden bir inovasyon, yapay zeka ve veri bilimi merkezine dönüşmüş olması, geçmişi silmeden teknolojiyi mekana entegre etmenin en zarif örneğiydi. Aynı üniversiteye bağlı Bayes Centre da disiplinler arası çalışmanın mekan tasarımına nasıl yansıdığını çok iyi gösteriyordu.
Sanatın eğitime dokunduğu noktada National Gallery benim için tam bir ilham kaynağıydı. İkonik tabloların dijital ders materyallerine nasıl dönüşebileceğini düşünürken, galerinin içindeki Family Art Hub’ın çocukları sadece “izleyici” konumundan çıkarıp “üretici” yaptığına, deneyimsel öğrenmenin mekan tasarımındaki gücüne şahit oldum. Diğer yandan, National Library of Scotland’ın yeraltı labirentlerinde korunan 24 milyonu aşkın eser, hızla tükettiğimiz dijital bilginin aksine arşivlemenin ve kalıcılığın değerini hatırlattı. National Museum of Scotland’daki Bilim ve Teknoloji galerisi ise, düz ekranlara mahkum ettiğimiz öğrencilerimiz için buhar makinelerinden bilgisayarlara uzanan mekanik ve dokunulabilir bir teknoloji evrimi sunuyordu.
Edinburgh ziyaretim sırasında gözlemlediğim ve bu yazının ruhuna çok uyduğunu düşündüğüm “Dynamic Earth” merkezinden de bahsetmek isterim. Bu merkez, gezegenimizin oluşum hikayesini teknolojiyle harmanlanmış 4 boyutlu bir simülasyonla anlatarak edtech ve interaktif öğrenme konseptinin şehrin dokusuna nasıl işlediğini kanıtlayan bir başka harika örnekti.
Londra’nın son teknoloji ekranlarından Edinburgh’un taşa kazınmış bilgi arşivlerine uzanan bu yolculuk, bana bir kez daha gösterdi ki teknolojiyi ne kadar ileri taşırsak taşıyalım, onu ancak insanın deneyimsel öğrenme doğasıyla ve tarihi kökleriyle doğru entegre edebildiğimizde “sınır tanımayan” bir eğitime dönüştürebiliriz.